Hızlı Erişim

Menü

SELAHHATTİN DEMİRTAŞ VE ARKADAŞLARI İÇİN BASIN AÇIKLAMASI...

4.11.2026
11

 

BAŞVURUDA BULUNANLAR: Tutuklu sanıkların müdafileri ve imzacı baro başkanları

MÜDAFİLER: Av. …

KONU: AİHM’nin kesinleşmiş ihlal kararları, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 16.09.2026 tarihli kararı ve Anayasa’nın 19 ve 90. maddeleri uyarınca, TCK 302 kapsamında verilen mahkûmiyet hükümlerine bağlı olarak sürdürülen tutukluluk hallerinin kaldırılması ve sanıkların tahliyeleri talebidir.

İşbu başvuru, tutuklu sanıkların müdafilerinin yanı sıra, hukukun üstünlüğünün ve temel hak ve özgürlüklerin korunmasına ilişkin kamusal sorumlulukları çerçevesinde baro başkanlarının da katılımıyla sunulmaktadır. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 76. maddesi, baroları hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak, korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmakla görevli kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları olarak tanımlamaktadır. Aynı Kanun’un 95. maddesinde baro yönetim kurullarına verilen görevler de bu sorumluluğu somutlaştırmaktadır. Bu nedenle başvuru, bireysel tahliye taleplerinin yanında, kesinleşmiş AİHM kararlarının uygulanması, kişi özgürlüğünün korunması ve hukuk devleti ilkesinin hayata geçirilmesi yönündeki kurumsal sorumluluğun bir ifadesidir.

AÇIKLAMALAR

1. Kamuoyunda Kobani davası olarak bilinen yargılamada, 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde meydana gelen olaylar nedeniyle, esas olarak 6 Ekim 2014 tarihli HDP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) çağrısı ve bu çağrıyla ilişkilendirilen siyasi faaliyetler üzerinden sanıklara çeşitli suçlar isnat edilmiştir. İlk derece mahkemesince, aralarında TCK’nin 302. maddesinde düzenlenen devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçunun da bulunduğu mahkûmiyet hükümleri kurulmuş, sanıkların tutukluluk hallerinin devamına karar verilmiştir.

Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ 4 Kasım 2016 tarihinden bu yana on yıldır, diğer tutuklu sanıklar ise Eylül-Ekim 2020 tarihinden bu yana altı yılı aşkın süredir özgürlüklerinden yoksun bulunmaktadır.

2. Kobani dosyasının soruşturma ve kovuşturma aşamalarında meydana gelen hukuka aykırılıklar, adil yargılanma hakkı ihlalleri ve her bir sanık yönünden gerçekleşen bireysel ihlal nedenleri, ilgili sanıkların istinaf başvurularında ayrıntılı olarak ortaya konulmuştur.

İşbu dilekçede ise söz konusu itirazların tekrarı yerine, tüm tutuklu sanıklar bakımından ortak nitelik taşıyan, 6 Ekim 2014 tarihli HDP MYK çağrısına dayandırılan TCK 302 mahkûmiyetleri ve bu hükümlerle birlikte sürdürülen tutukluluğun hukuki meşruiyeti üzerinde durulmaktadır.

3. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi;

• Selahattin Demirtaş/Türkiye (No. 2), 20.11.2018 tarihli Daire kararı,
• Selahattin Demirtaş/Türkiye (No. 2), 22.12.2020 tarihli Büyük Daire kararı,
• Yüksekdağ Şenoğlu ve Diğerleri/Türkiye, 08.11.2022 tarihli karar,
• Selahattin Demirtaş/Türkiye (No. 4), 08.07.2025 tarihli karar,
• Ürküt/Türkiye, 09.06.2026 tarihli karar

ile Kobani olaylarıyla bağlantılı suçlamaların maddi ve hukuki temelini, siyasi faaliyetlerin suç isnadına dayanak yapılmasını ve özgürlükten yoksun bırakma tedbirlerinin amaçlarını incelemiştir.

Özellikle 22 Aralık 2020 tarihli Demirtaş Büyük Daire kararı ile 8 Temmuz 2025 tarihli Demirtaş (No. 4) kararı, bu davadaki ortak suçlamanın maddi temeli bakımından belirleyici önemdedir.

Anılan kararlar birlikte değerlendirildiğinde, HDP MYK tarafından yapılan çağrının barışçıl protesto ve dayanışma amacı taşıyan siyasi ifade niteliğinde olduğu, çağrının içeriğinde doğrudan şiddete teşvik bulunmadığı, sonradan meydana gelen şiddet olaylarının salt bu çağrıya dayanılarak sanıklara isnat edilemeyeceği ve siyasi faaliyetlerle isnat edilen suçlar arasında tutuklamayı haklı kılacak somut delil bağlantısının ortaya konulamadığı yönünde birbirini tamamlayan maddi ve hukuki tespitler yapıldığı görülmektedir.

AİHM, bu bağlamda siyasi çağrının ve demokratik siyasal faaliyetlerin tek başına TCK’nin 302. maddesi kapsamında devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçuna ilişkin makul suç şüphesinin dayanağı yapılamayacağını ortaya koymuştur.

Bu tespitler, yalnızca tutuklama kararlarının usulüne veya gerekçelendirilmesine ilişkin olmayıp doğrudan suçlamanın maddi temelini oluşturan olayların hukuki niteliğine ilişkindir.

Dolayısıyla AİHM kararları, yalnızca özgürlükten yoksun bırakmanın koşullarını değerlendiren kararlar olarak değil, aynı siyasi çağrı ve faaliyetlerin ceza hukuku kapsamında suç isnadına dayanak yapılmasının Sözleşme bakımından sınırlarını ortaya koyan bağlayıcı yargısal değerlendirmeler olarak ele alınmalıdır.

4. Bu noktada üzerinde özellikle durulması gereken temel hukuki çelişki şudur:

AİHM’nin, Kobani olayları kapsamında isnat edilen suçlar bakımından tutuklamayı haklı kılacak makul suç şüphesini dahi oluşturmaya yeterli görmediği maddi olgular ve deliller, ilk derece mahkemesince TCK’nin 302. maddesi kapsamında mahkûmiyet hükmüne esas alınmıştır.

Oysa ceza muhakemesinde tutuklama için aranan suç şüphesi ile mahkûmiyet için gerekli ispat düzeyi aynı değildir. Mahkûmiyet hükmü, tutuklama için gerekli şüphe düzeyinden çok daha ileri bir kesinliği; suçun her türlü makul şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delillerle ispatlanmasını gerektirir.

Tutuklama için gerekli makul suç şüphesini dahi oluşturmayan delillerin, yeni ve belirleyici delillerle desteklenmeksizin mahkûmiyet için yeterli kabul edilmesi, ceza muhakemesinin ispat mantığıyla bağdaşmayan esaslı bir hukuki çelişkidir.

Nitekim AİHM’nin Demirtaş Büyük Daire, 2025 tarihli Demirtaş, Yüksekdağ Şenoğlu ve Diğerleri ile Ürküt kararlarında ortaya konulan ortak maddi ve hukuki tespitler karşısında, ilk derece mahkemesinin aynı siyasi çağrı ve faaliyetleri TCK 302 kapsamında mahkûmiyete yeterli görmesi, bu kararlarla ortaya konulan hukuki sorunların giderildiğini değil, aksine mahkûmiyet hükmüne taşındığını göstermektedir.

AİHM’nin suç şüphesinin maddi temelini ve özgürlükten yoksun bırakmanın siyasi amacını inceleyerek tespit ettiği ihlallerin, aynı delillere dayalı mahkûmiyet hükmüyle etkisiz kılınması kabul edilemez.

5. AİHM kararlarının bir diğer belirleyici yönü, ihlallerin yalnızca usuli eksikliklerle sınırlı olmamasıdır.

Demirtaş Büyük Daire ve 2025 tarihli Demirtaş kararları ile Ürküt kararında, özgürlükten yoksun bırakmanın siyasal çoğulculuğu bastırma ve demokratik siyasi tartışmayı sınırlandırma amacı taşıdığı tespit edilerek AİHS’nin 18. maddesinin 5. maddeyle bağlantılı olarak ihlal edildiğine hükmedilmiştir.

Dolayısıyla AİHM, yalnızca tutuklama kararlarının gerekçelerini değil, suçlamalara dayanak yapılan maddi olguları ve özgürlükten yoksun bırakmanın gerçek amacını da incelemiştir.

AİHM tarafından makul suç şüphesine yeterli görülmeyen ve siyasi amaçla gerçekleştirilen tutuklamalara dayanak oluşturduğu tespit edilen aynı maddi olguların, TCK 302 kapsamında kesinleşmemiş mahkûmiyet hükümlerine ve özgürlükten yoksun bırakmanın devamına dayanak yapılması, anılan kararların etkili biçimde uygulanması yükümlülüğüyle bağdaşmamaktadır.

6. Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin tarafıdır. Sözleşme’nin 46/1. maddesi, taraf devletlere, taraf oldukları davalarda AİHM’nin kesinleşmiş kararlarına uyma yükümlülüğü getirmektedir.

Anayasa’nın 90/5. maddesi uyarınca, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalar ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi halinde uluslararası antlaşma hükümleri esas alınır. Anayasa böylece temel haklara ilişkin uluslararası sözleşmelere kanunlar karşısında uygulama önceliği tanımıştır.

AİHM, Sözleşme hükümlerinin uygulanmasını ve yorumlanmasını sağlayan uluslararası yargı merciidir. Dolayısıyla kesinleşmiş ihlal kararlarının gereklerinin yerine getirilmesi, yalnızca uluslararası hukuktan kaynaklanan bir yükümlülük değil, Anayasa’nın 2, 19 ve 90. maddelerinde güvence altına alınan hukuk devleti, kişi özgürlüğü ve hukuk güvenliği ilkelerinin de gereğidir.

Özellikle Demirtaş Büyük Daire kararında AİHS’nin 46. maddesi kapsamında serbest bırakılması için gerekli tedbirlerin alınmasına hükmedilmiş olması karşısında, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması yükümlülüğü tartışmasızdır.

7. Öte yandan, AİHM’nin 22 Aralık 2020 tarihli Demirtaş Büyük Daire kararı, kesinleştiği tarihten bu yana yaklaşık altı yıldır Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin infaz denetimi gündemindedir.

AİHS’nin 46/2. maddesi uyarınca AİHM kararlarının yerine getirilmesini denetlemekle görevli Bakanlar Komitesi, bu süre içerisinde gerçekleştirdiği periyodik toplantılarda Türkiye Cumhuriyeti’ne kararın gereklerini yerine getirme ve ihlalin sonuçlarını ortadan kaldırma çağrılarını defalarca yinelemiştir.

Nitekim Bakanlar Komitesi, 16 Eylül 2026 tarihli ve CM/Del/Dec(2026)1569/H46-42 sayılı kararında, Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın mevcut bütün hukuki imkânlar kullanılarak derhal serbest bırakılmaları yönündeki çağrısını bir kez daha açıkça yinelemiştir. Komite, kararların bireysel tedbirler yönünden incelenmesini Aralık 2026 toplantısında sürdürmeyi kararlaştırmıştır.

Dahası, Türkiye Cumhuriyeti’nin 5 Ekim 2026 tarihinde Bakanlar Komitesine sunduğu resmî bilgilendirmede, Demirtaş ve Yüksekdağ’ın Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 22. Ceza Dairesi önünde hükmen tutuklu statüsünde bulundukları ve mevcut özgürlükten yoksun bırakılmalarının AİHS’nin 5/1-a maddesi kapsamında değerlendirildiği belirtilmiştir.

Ne var ki AİHM’nin yukarıda anılan kararları, yalnızca tutuklamanın şekli ve usuli koşullarına ilişkin ihlal kararları değildir. Bu kararlarla, özgürlükten yoksun bırakmanın dayanağını oluşturan maddi olgular, isnat edilen suçların hukuki temeli ve siyasi faaliyetlerin cezai sorumluluğa dayanak yapılmasının Sözleşme’ye uygunluğu incelenmiştir.

AİHM, HDP MYK tarafından yapılan çağrının barışçıl siyasi ifade niteliğini, bu çağrının doğrudan şiddete teşvik içermediğini ve sanıkların siyasi faaliyetleriyle meydana gelen şiddet olayları arasında somut delillerle desteklenen bir bağlantının ortaya konulamadığını tespit etmiştir.

Dahası, AİHS’nin 18. maddesinin 5. maddeyle bağlantılı olarak ihlal edildiğine hükmedilmesi, özgürlükten yoksun bırakmanın yalnızca hukuki dayanaktan yoksun olmadığını, aynı zamanda siyasal çoğulculuğu bastırma ve demokratik siyasal tartışmayı sınırlandırma amacı taşıdığını ortaya koymaktadır.

Bu durumda, AİHM’nin hukuka aykırı ve siyasi amaçlı olduğunu tespit ettiği özgürlükten yoksun bırakmanın, aynı maddi olgulara dayalı ve henüz kesinleşmemiş bir mahkûmiyet hükmüne bağlanması, önceki ihlallerin sonuçlarının kendiliğinden ortadan kalktığı anlamına gelemez.

Özgürlükten yoksun bırakmanın AİHS’nin 5/1-c maddesinden 5/1-a maddesi kapsamına geçmesi, AİHM tarafından tespit edilen siyasi amacın ve suçlamaların maddi temeline ilişkin hukuka aykırılıkların giderildiğini tek başına göstermez.

Aksi yöndeki bir kabul, AİHM’nin 18. madde kapsamında tespit ettiği siyasi amaç unsurunun, aynı olaylara dayanan bir mahkûmiyet hükmüyle etkisiz bırakılabilmesine imkân tanır. Bu ise Sözleşme’nin 18. maddesinin koruma amacını ve 46. maddesinde düzenlenen kararların etkili biçimde yerine getirilmesi yükümlülüğünü zedeler.

Hukuki nitelendirmedeki değişiklik, AİHM tarafından tespit edilmiş ihlallerin sonuçlarını ortadan kaldırmadığı sürece, devletin bu ihlalleri giderme yükümlülüğünü sona erdirmez.

8. Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa Konseyinin üyesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin tarafı olarak, özgür iradesiyle üstlendiği uluslararası yükümlülükleri iyi niyetle yerine getirmek zorundadır.

Uluslararası hukukun temel ilkelerinden olan ahde vefa (pacta sunt servanda) ilkesi, taraf devletlerin üstlendikleri sözleşmesel yükümlülükleri eksiksiz ve iyi niyetle yerine getirmelerini gerektirir.

AİHM’nin kesinleşmiş kararlarına ve bu kararların yerine getirilmesini denetlemekle görevli Bakanlar Komitesinin yıllardır tekrarladığı açık çağrılara rağmen ihlalin sonuçlarının giderilmemesi, ahde vefa ilkesinin ve AİHS’nin 46. maddesinden doğan yükümlülüklerin ihlali niteliğindedir.

Üstelik bu durum yalnızca uluslararası hukuk bakımından değil, Anayasa’nın 2. maddesinde güvence altına alınan hukuk devleti ilkesi ile 90. maddesinde öngörülen uluslararası sözleşmelere uygulama önceliği tanıyan anayasal düzen bakımından da değerlendirilmelidir.

Anayasal hukuk devleti, kesinleşmiş uluslararası yargı kararlarının gereklerinin yerine getirilmesine karşı direnilmesini değil, bu kararlarla tespit edilen hukuka aykırılıkların bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılmasını gerektirir.

Bu nedenle AİHM kararlarının uygulanmaması ve Bakanlar Komitesinin ısrarlı çağrılarına rağmen özgürlükten yoksun bırakmanın sürdürülmesi, hukuk güvenliği ilkesini zedeleyen ve anayasal hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmayan süreklilik arz eden bir hukuki sorun oluşturmaktadır.

9. Sanıkların siyasi kimlikleri, seçilmiş temsilci veya siyasi parti yöneticisi olmaları nedeniyle özgürlüklerinden yoksun bırakılmaları, Anayasa’nın 26 ve 67. maddeleri ile AİHS’nin 10. maddesi ve 1 No.lu Protokol’ün 3. maddesi kapsamında korunan demokratik siyasal faaliyet ve seçme-seçilme hakları bakımından da ağır sonuçlar doğurmaktadır.

Demirtaş ve Yüksekdağ yönünden on yıla, diğer tutuklu sanıklar yönünden altı yılı aşkın süreye ulaşan özgürlükten yoksun bırakma, mahkûmiyet hükümlerinin henüz kesinleşmediği de gözetildiğinde, hukuk güvenliği ve ölçülülük ilkeleri bakımından değerlendirilmelidir.

Mahkûmiyet sonrası özgürlükten yoksun bırakmanın AİHS’nin 5/1-a maddesi kapsamında farklı bir hukuki rejime tabi olması, AİHM’nin suçlamaların ortak maddi temeline ilişkin tespitlerinin göz ardı edilmesini haklı kılamaz.

Hukuk devletinde, uluslararası yargı kararlarıyla ortaya konulan ihlallerin sonuçlarının sürdürülmesi değil, ortadan kaldırılması esastır.

SONUÇ VE TALEP

Açıklanan nedenlerle;

AİHM’nin yukarıda belirtilen kararlarında, özellikle 22.12.2020 tarihli Demirtaş Büyük Daire kararı, 08.07.2025 tarihli Demirtaş (No. 4) kararı, Yüksekdağ Şenoğlu ve Diğerleri ile Ürküt kararlarında ortaya konulan maddi ve hukuki tespitler;

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 16.09.2026 tarihli açık ve güncel serbest bırakma çağrısı;

Anayasa’nın 2, 19 ve 90. maddeleri ile AİHS’nin 5, 18 ve 46. maddeleri birlikte değerlendirilerek;

TCK 302 kapsamında verilen mahkûmiyet hükümlerine bağlı olarak tutukluluk halleri devam ettirilen sanıkların bu suç yönünden özgürlüklerinden yoksun bırakılmalarına son verilmesine ve başkaca tutukluluk veya hükümlülük halleri bulunmaması koşuluyla DERHAL TAHLİYELERİNE karar verilmesini saygıyla talep ederiz.

Tarih: 04.11.2026

TUTUKLU SANIKLAR MÜDAFİLERİ VE İMZACI BARO BAŞKANLARI

İMZACI BARO BAŞKANLARI

AĞRI BAROSU
BATMAN BAROSU
BİNGÖL BAROSU
BİTLİS BAROSU
DERSİM BAROSU
DİYARBAKIR BAROSU
HAKKARİ BAROSU
IĞDIR BAROSU
KARS BAROSU
MARDİN BAROSU
MUŞ BAROSU
SİİRT BAROSU
ŞANLIURFA BAROSU
ŞIRNAK BAROSU  
VAN BAROSU  

 

 

Ruhsat Alanlar

Ruhsat alan avukat bulunmamaktadır!